NATO Zirvesi’nde liderler görkemli salonlarda bir araya gelip yüksek perdeli "küresel güvenlik" nutukları atıyor, stratejik haritalar üzerinde dünyayı şekillendirmeye çalışıyor. Ancak tam bu noktada, insanlığın ortak hafızasına kazınacak o can alıcı soruyu sormak kaçınılmaz hale geliyor: Gazze’de çocuklar en temel tıbbi tedaviden mahrum bırakılarak ölüme terk edilirken, doktorlar zindanlarda çürütülürken ve hastaneler sistematik bir şekilde bombalanırken, Ankara'da ya da dünyanın herhangi bir başkentinde "güvenlikten" bahsetmek, içi boş bir nakarattan öteye geçebilir mi?

Kamal Adwan Hastanesi’nin direktörü ve çocuk doktoru Hussam Abu Safiya’nın ve onun gibi yüzlerce Filistinli sağlık çalışanının aylarca, hatta yıllarca hiçbir resmi suçlama olmaksızın gözaltında tutulması, sadece bireysel bir özgürlük gaspı değildir. Bu tablo, uluslararası hukukun, Cenevre Sözleşmeleri’nin ve tıbbi tarafsızlık ilkesinin açıkça, meydan okunarak ayaklar altına alınmasıdır. Birleşmiş Milletler raporları; işkenceyi, tıbbi bakım eksikliğini, tecrit odalarını ve ağır insan hakları ihlallerini tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Karşımızdaki trajedi münferit bir savaş kazası değil; planlı, yıkıcı ve sistematik bir saldırganlıktır.

Bugün Gazze’de yaşananlar, sınırları aşan ve tüm dünyayı geri dönülmez bir istikrarsızlığa sürükleyen küresel bir kriz haline gelmiştir. İşgalci israilin hiçbir uluslararası kuralı, insani normu ve mahkeme kararını tanımayan bu fütursuz tutumu, artık sadece bölgesel bir çatışma değil, doğrudan dünya barışını dinamitleyen küresel bir tehdittir. Hukukun üstünlüğünün bu denli hiçe sayıldığı bir dünyada, hiçbir devletin ve hiçbir bireyin güvenliği garanti altında olamaz. Güçlünün zayıfı ezdiği, savaş suçlarının cezasız kaldığı bir uluslararası düzen, küresel bir anarşiye davetiye çıkarmaktadır. İşgalci israilin saldırganlığı, uluslararası sistemin tüm meşruiyet tabanını oymakta ve küresel barışın üzerine bir kâbus gibi çökmektedir.
Tam da bu noktada, kendisini dünyanın en büyük ve en güçlü savunma ittifakı olarak tanımlayan NATO’nun sessizliği, bu saldırganlığın dolaylı bir onayına dönüşmektedir. Eğer bu ittifak sadece tankların, füzelerin, bütçe yüzdelerinin ve askeri tatbikatların güvenliğini konuşacaksa; namluların ucundaki insani güvenliği yok sayacaksa, o zaman NATO’nun dilinden düşürmediği "ortak değerler" ve "demokrasi" söylemi koca bir yalandan ibaret kalacaktır. Ukrayna'da uluslararası hukuku ve sınır bütünlüğünü savunmak için seferber olanların, Gazze'deki insanlık suçları karşısında başını öteye çevirmesi, küresel adalete vurulan en büyük darbedir.

Gazze’de bir ambulans vurulduğunda, bir ameliyathane yerle bir edildiğinde ya da bir çocuk doktoru kelepçelendiğinde, aslında hedef alınan tüm insanlıktır. Çocukların tedavi hakkı, hastaların yaşam hakkı, sivillerin korunma hakkı yok sayılmaktadır. Dünya barışını koruma iddiasındaki liderlere sorulması gereken sorular nettir:

Sivilleri korumak ve işgalci israilin küresel barışı tehlikeye atan bu pervasız saldırganlığına engel olmak için hangi somut adımları atıyorsunuz?
Uluslararası hukuku çiğneyen ve savaş suçlarından sorumlu olanların hesap vermesi için askeri ve diplomatik nüfuzunuzu kullanacak mısınız?

Gerçek güvenlik, sadece sınırların askeri tahkimatıyla değil; hastanelerin ayakta kalmasıyla, doktorların özgürce çalışabilmesiyle, çocukların güvenle büyüyebilmesiyle ve sivil insanların savaşın vahşetinden korunmasıyla mümkündür.

Bugün NATO’nun önünde kaçamayacağı bir vicdan ve samimiyet testi vardır. İttifak, ya üzerine inşa edildiğini iddia ettiği insani değerleri ve uluslararası hukuku savunarak dünya barışını tehdit eden bu vahşete dur diyecek ya da tarihin sayfalarına sadece dar askeri çıkarların, jeopolitik hesapların ve güçlülerin lobisinin peşinde koşan ikiyüzlü bir yapı olarak geçecektir.

Gazze’deki sessizlik, NATO’nun kendi meşruiyetini içeriden kemiren küresel bir utançtır. NATO eğer bir barıştan ve ortak değerlerden bahsediyorsa, sadece askeri envanterlerin değil, küresel barışın ve insani sorumlulukların da hamisi olmak zorundadır. Gazze’deki insanların, çocukların ve çaresiz annelerin çığlığı, tüm dünyanın vicdanına kazınmıştır. Bu çığlık askeri koridorlarda boğulursa, inşa edilmeye çalışılan o parlak "güvenlik" söylemi, ilk fırtınada bir kâğıttan kale gibi yıkılmaya mahkûmdur.