Hukuk-u İbad Ya Da İnsan Hakları
Hukuk-u İbad Ya Da İnsan Hakları
14 Aralık 2012 Cuma 13:37:00

Geçtiğimiz 10 Aralık Dünya İnsan hakları günüydü. İnsanlığa maddi-manevi hayat veren, eşsiz ve evrensel bir inanç olan İslam’ın müntesipleri olarak bu gün vesile kılınarak bir muhasebe yapılabilir. Çünkü “İmandan sonra en mühim ve en lâzım âmâl-i salihadır. Salih amel ise maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir.” (Mesnevi-i Nuriye)
İslam, kâinatın merkezinde insan’ı görür… Her şey insan etrafında kurgulanmış, insan için varedilmiş, insan da cüz’i iradesiyle bu durumu görüp kâinatın rabbine; yani sultanına bende olmak, nimetlerine şükretmek ve O’nun sevgisini kazanmak için yaratılmıştır.
“Biz insanı en güzel şekilde yarattık.” (Tin, 95/4) diye buyuran varlığın var edeni, “And olsun ki biz, insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” (İsra, 17/70) demiş ve her şeyin insanın buyruğuna verildiğini şu şekilde ifade etmiştir: “Yüce Allah göklerde olanları, yerde olanları, hepsini sizin buyruğunuz altına vermiştir.” (Casiye, 45/13)
Varlığın sahibi olan Allah imtihan süresi dolana kadar, inanç ve düşüncesine bakmaksızın güneşle tüm insanları aydınlatıp ısıtmakta, yıldızlarla karanlık gecelerde yol göstermekte, atmosferle teneffüs ettirmekte, yağmurla yeryüzünden bereket fışkırtmakta, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle de yaşamın devamlılığını sağlamaktadır.
Kâinatta cari olan hukukla beraber Allah, insanoğlu’na peygamberlerin öncülüğü ve uygulayıcılığında yazılı kanunlar manzumesi (şeriat) göndermiş ve insanları yeryüzünde adaletin tesis edildiği, hukuk-u ibadın korunduğu bir düzenin inşasına davet etmiştir.
İslam’ın “hukuk-u ibad” şeklinde isimlendirip, tüm insanları Allah’ın kulları olma noktasında eşit gördüğüne ilişkin geniş perspektifinin bir yansıması “İnsan Hakları” adıyla Batılılar tarafından kullanılmış, bu kavramla 16. yüzyıldan sonra devlete karşı bireyin haklarının korunması amaçlanmıştır. Bu anlamda Batı’daki ilk metnin 1215 yılında imzalanan Magna Carta olduğu, ardından dünya çapında üç bildirge ve sözleşmenin ortaya çıktığı görülmektedir: Fransız İnsan Hakları Beyannamesi (1789), Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (1950)…
Görüldüğü gibi Avrupa, insan’ın haklarını güvence altına alma uygulamasına hayli geç uyanmıştır.
İslam tarihine bakıldığında ise, ilk insandan bu yana İslam’ın daima merkeze insanı koyduğu ve haklarının güvence altına alınmasını sağladığı görülecektir. Tarih boyunca adalet bayraktarı Allah’ın peygamberleri haksızlık ve zulümle mücadele ederken, Hazret-i Musa gibi peygamberler bu hususta zirve örnekliği teşkil etmiş ve yeryüzünde ilahlık iddiasında bulunan Firavun yönetimine karşı, mustazaf bir toplum olan İsrailoğulları’nın hamiliğini yapmıştır.
Âlemlere rahmet olarak gönderilen İslam peygamberinin hayatına bakıldığında da o zatın henüz gençlik yıllarında peygamberlik gelmeden evvel, Erdemliler Cemiyeti’nde (Hulf’ul Fudul) yer aldığı ve ezilenlerin hukukunu korumayı vazife edindiği, peygamberlikten sonra da cemiyet yıllarını hayırla yad ettiği görülecektir. Peygamberliği döneminde ise Medine Vesikası ve Veda Hutbesi adlı yazılı metinlerle de hukukullah’ın yanında hukuk-u ibadın tam anlamıyla güvence altına alınması için İslam’ın perspektifi net bir şekilde ortaya konulmuştur.
İslam bilginleri insan haklarını doğuştan gelen haklar ve sonradan kazanılan haklar olarak ikiye ayırmış ve her insanın doğuştan gelen haklarını şu beş başlık altında kategorize etmişlerdir: 1. Can güvenliği (Hayat hakkı) 2. Mal güvenliği (Mülkiyet hakkı) 3. Din güvenliği (İnanç özgürlüğü) 4. Akıl güvenliği (Düşünce özgürlüğü) 5. Namus güvenliği (Neslini devam ettirme özgürlüğü)
Kazanılmış haklar ise genel olarak 4 başlık altında tasnif edilmiş ve bunların; siyasal haklar, medeni haklar, vatandaşlık hakları ve ticari haklar olduğu ifade edilmiştir.
Netice itibariyle; her insanın doğuştan sahip olduğu hakların güvence altına alınmasını amaçlayan İslam, insan’ı merkeze alır ve “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir” düsturunu yönetenlerin ve memurlarının eline vererek, onlara şunu der: “Memuriyet bir hizmetkârlıktır; bir hâkimiyet ve benlik için tahakküm âleti değil...” (Emirdağ Lâhikası)
Ne yazık ki yaşadığımız zaman diliminde İslami terbiye yoksunluğu ve Allah’la irtibatın zayıflaması neticesinde “Benlik, enaniyet kuvvet bulmuş. Memuriyeti hizmetkârlıktan çıkarıp bir hâkimiyet ve müstebidâne bir mertebe tarzına getirdiğinden, abdestsiz, kıblesiz namaz kılmak gibi, adalet, adalet olmaz, esasiyle de bozul”muştur.
“AKP ve İnsan Hakları” başlıklı yazımıza bir girizgâh teşkil eden bu yazıdan sonra, somut uygulamalarla TC’deki mevcut yönetimin bu konudaki pratiğine yer vereceğiz inşaallah.


 

Haberleri Paylaşarak Bilgiyi Anında Arkadaşlarınıza Ulaştırabilirsiniz.
 
ANASAYFA KATEGORİLER YAZARLAR KLASİK SAYFA
Tüm Hakları Saklıdır
Doğru Haber