03 Eylül 2014
Çarşamba

Hataları Af Etmek İslam`ın Güzel Ahlakındandır

09 Ekim 2012 Salı 11:18:00


Günümüzde Müslümanların birbirlerine karşı takınması gereken İslami ahlaktan uzaklaştıkları için birçok sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Buda toplumun düzeninin bozulmasına ve güvenin zedelenmesine sebep olmaktadır. Toplumun içindeki güzel ahlaka dair duygular toplumu bir arada tutan en güçlü bağlardır.

İnsanın beşer olma özelliğinden kaynaklana bazı olumlu ve olumsuz davranışları vardır. Bu davranışların sonucunda bazen istenmeyen durumlarla da karşılaşılabilir. İşte bu durumda İslam toplumunun nasıl hareket edeceğini bize gösteren ayet ve hadislerin kılavuzluğunda sorunları çözümlememiz lazımdır. O zaman toplumumuz huzurlu ve saadetli bir toplum olur.
İslam’ın bu güzel ahlaklarının başında da af etmek gelir. Af etmek insana bir yücelik kazandırır. İnsanı hayvanlardan ayıran duyguların başında gelir. Rabbani ahlakla ahlaklanmasına sebep olur ve Allahın da affını celp eder. Bu konu ile ilgili o kadar ayet ve hadis var ki; bunların üstüne bir şey eklenemez ve bir söz de söylenemez. Ancak insan bunları kendi hayatında tatbik eder ve yaşar. O zaman bir müslümandan beklenen davranış yerine gelmiş olur.

"Allah kendisine ortak koşulmasını mağfiret etmez. Ancak ondan başkasını dilediği kimseler için mağfiret eder." (Nisa, 4/48) Rabbimizin mağfireti bu kadar genişken biz neden cimri davranıyoruz.

" Kim, dünyada müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da onun ayıbını âhirette gizleyip kapatır." (Müslim, Birr, 58, 72). Halbuki ahrette en çok ihtiyacımız olan da bu değil midir?

"Din kardeşini, bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu kendisi de işlemedikçe ölmez." (Tirmizî, Kıyamet, 53)
"İyilikle kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel olan iyi bir hareketle önle. O vakit bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan biri yakın bir dost gibi olmuştur." (Fussilet, 41/34

"(Ey rasulüm) sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme. " (A`raf, 7/199)
"Elinizden geldiği kadar Müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir. " (Ahmed b. Hanbel, V 160)
Kur`an-ı Kerîm`in şahsi mağduriyetlerde suçluyu affetmeyi tavsiye ettiği (Ali İmrân, 3/124; Mâide, 5/13) görülmektedir.

Ancak günah ve suç işleyenlerin suçları sabit olduğunda ve bunun affedilmesi halinde toplumda kötü örnek olacaksa, İslâm devletinin yöneticileri bunu affedemezler. Ancak kısas ve ta`zirlerde cezaların affı genel bir prensip olarak uygulana gelmiştir. Fakat hadlerin tatbikinde affetmek pek câiz görülmemiştir. Kısas ve ta`zirlerde af durumu daha çok mağdur ile suçlu arasında olan bir olay kabul edilmiştir. Mağdur isterse affeder. Bu durumda haksızlığa uğrayan taraf suçluyu affettiğinde onu mükâfatlandırmak Allah`a aittir. (Şûra, 42/40) Bu affı yapan mümin mağdur olmasına rağmen böyle bir affi yapmasının takvâya daha yakın olduğunu Cenâb-ı Hakk`ın şu mesajlarından bilmektedir:
"Onu bağışlamanız takvâya daha yakındır. " (Bakara, 3/237)

Böylece affetmek İslâm kardeşliğinin bir gereği olduğu gibi Müslümanlar arasında da minnet duygusunun gelişmesine ve müminlerin birbirlerine şükran duygularıyla yaklaşmalarına zemin hazırlayacaktır. Nitekim insanı cezalandırmaya yetkili ve hak sahibi olmasına rağmen af yolunu tercih eden kişi, daima toplum tarafından takdirle karşılanmıştır. Bu da İslâm ahlâkının bir tezahürüdür. Suçluyu affetmek asla adâletsizlik değildir. Zira Cenâb-ı Hakk küfür ve şirkin dışında kalan her hata ve günahı dilediği takdirde affedebileceğini ifade buyurmaktadır:

"...Öldüren, ölünün velisi tarafından affedilirse, örfe uymak ve diyeti güzellikle ona ödemek gerekir. Bu, Rabbinizden size bir kolaylık ve rahmettir..." (Bakara, 2/178)

"Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarının affına bir sebeptir. (Mâide, 5/45)

Mümin bir hata yaptığında nasıl Allah’ın sonsuz şefkat, merhamet ve bağışlayıcılığına sığınıyorsa, kendisi de diğer müminlere merhametli ve affedici olmalıdır. Bir Kuran ayetinde, “Sen af (veya kolaylık) yolunu benimse, (İslam`a) uygun olanı (örfü) emret ve cahillerden yüz çevir.” (Araf Suresi, 199) buyurur Allah. Kalbi Allah’ın zikriyle hastalıktan arınmış/yumuşamış olan mümin, karşısındaki müminlere de hüsnü zan eder, bağışlayıcı olur. Bu Rabbi’nin buyruğudur ve önemli bir yükümlülüktür.

Müminin bağışlayıcılık anlayışı, cahiliye insanınınkinden çok farklıdır. İnkar eden kişinin ‘bir defalık affetme’ ya da ‘son kez affetme’ mantığı müminin asla benimsemediği bir tavırdır. İnanan insan herhangi bir hata veya kusur defalarca da devam etse dahi, affedici ve hoşgörülü davranır, davranışlarında bir değişiklik olmaz.

Af olmazsa sevgi diye bir şey kalmaz. Af olmasa o kadar çok insan birbirine darılabilir, sürtüştükleri o kadar çok konu olabilir ki… Ancak Allah, affedicilik özelliğiyle müminleri sağlıklı yaşayabilecekleri şekilde yaratmıştır. İman etmeyen insan kinlendiğinde kini bir ömür boyu devam eder; hoşgörü ve bağışlayıcılığının bir tahammül sınırı vardır. Ardı ardına gelen hataları ve yanlışları sonucunda‘bardak dolar’ ve ‘son damla’nın da taşmasıyla karşısındaki kişiyi artık affedemez duruma gelir. “Ben onu çizdim, benim için bitti” der örneğin. Oysa mümin, binlerce kez hata yapmış da olsa sevdiğine karşı merhametlidir. Asıl Allah’tır bağışlayıcı olan; bizler ceza veremeyiz.

“Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer mühim işlerdendir.” (eş-Şûrâ, 43)
“O (takvâ sâhipleri) ki bollukta da darlıkta da Allâh için infâk ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da (bu şekilde bütün hâl ve ibâdetlerinde) ihsan sâhibi olanları sever.” (Âl-i İmrân, 134)


“…Kul başkalarının hatâlarını affettikçe Allah da onun şerefini ziyâdeleştirir…” buyurmuştur. (Müslim, Birr, 69; Tirmizî, Birr, 82)

“Bilesin ki Allâh’ın rahmeti, her zaman kahrından üstündür. Bu bakımdan her peygamber, kendisine karşı çıkan düşmanlarına gâlip gelmiştir. Öyleyse belâyı gidermenin çâresi, sitem veya zulüm etmek değildir. Onun çâresi affetmek, bağışlamak ve kerem eylemektir.

“Yiğit dediğin, güreşte rakîbini yenen kimse değildir; asıl yiğit, kızdığı zaman öfkesini yenen kişidir.” (Buhârî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107, 108)

“Gereğini yapmaya gücü yettiği hâlde öfkesini yenen kimseyi Allah Teâlâ, kıyâmet günü herkesin gözü önünde çağırır, hûriler arasından dilediğini seçmekte serbest bırakır.” (Ebû Dâvûd, Edeb 3/4777; Tirmizî, Birr 74, Kıyâmet 48; İbn-i Mâce, Zühd 18)

“…İyilik ve kötülük müsâvî değildir. Sen kötülüğü en güzel bir tarzda önlemeye çalış. O zaman (göreceksin ki), seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan, sıcak bir dost oluvermiştir.”
(Fussilet, 34)

“İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şayet zulmederlerse biz de zulmederiz, diyerek her hususta başkalarını taklit eden şahsiyetsiz kişiler olmayınız! Lâkin kendinizi, insanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, kötülük yaparlarsa zulmetmemeye alıştırınız!” (Tirmizî, Birr, 63/2007)

“Kim arkadaşının ayıbını örterse, Allah da kıyâmet günü onun ayıbını örter. Kim ki müslüman kardeşinin ayıbını açığa vurursa, Allah da onun ayıbını açığa vurur. Hattâ evinin içinde bile olsa onu ayıbıyla rezil eder.” (İbn-i Mâce, Hudûd, 5)
“Kim bir kardeşini (tevbe ettiği) günâhı sebebiyle ayıplarsa, o günâhı işlemeden ölmez.”(Tirmizî, Kıyâmet, 53/2505)
“Kim bir mü’minin ayıbını örterse, sanki diri diri toprağa gömülmüş bir kız çocuğunu kabrinden çıkararak diriltmiş gibi olur.” (Ahmed, IV, 153, 158; Ebû Dâvûd, Edeb, 38/4891)

“Ölüyü yıkayıp da onda gördüğü hoş olmayan hâlleri gizleyen kimseyi Allah Teâlâ kırk kere bağışlar.”
(Hâkim, I, 506/1307; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, III, 395)

İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ- şu tavsiyede bulunur:

“Arkadaşının ayıplarını söylemek istediğinde, hemen kendi ayıplarını hatırla!” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, no: 328)
Zîrâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“İşlediği günahları açığa vuranlar dışında, ümmetimin tamamı affedilmiştir. Bir adamın, gece kötü bir iş yapıp, Allah onu örttüğü hâlde, sabahleyin kalkıp; «–Ey falan! Ben dün gece şöyle şöyle yaptım.» demesi, açık günahlardandır. Oysa, Rabbi geceleyin onun kötülüğünü örtmüştü. Fakat o, sabaha çıktığında Allâh’ın örttüğünü açığa vuruyor.” (Buhârî, Edeb, 60; Müslim, Zühd, 52)

Hudeybiye’de, baskın yaparak Allah Rasûlü’nü öldürmek isteyen bir birlik yakalanmıştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onları bağışladı. (Müslim, Cihâd, 132, 133)

Hayber’in fethinden sonra bir kadın Allah Rasûlü’nün yemeğine zehir koymuştu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- eti ağzına aldığında zehirli olduğunu fark etti. Yahudî kadın yemeğe zehir koyduğunu îtirâf ettiği hâlde, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o kadını affetti. (Buhârî, Tıbb, 55; Müslim, Selâm, 43)

Yemâme’nin lideri Sümâme bin Üsâl müslüman olunca, Mekke müşrikleriyle olan ticârî ilişkisini kesmişti. Hâlbuki Kureyş her türlü erzak ve ihtiyaçlarını hep Yemâme’den alırdı. Açlık ve kıtlığa mâruz kalan Mekkeliler şaşkınlık içinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat ettiler. Allah Rasûlü Sümâme’ye mektup yazarak ticâretine devâm etmesini söyledi. (İbn-i Abdilberr, el-İstîâb, I, 214-215; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gâbe, I, 295)

Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı ve:

“–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti. (Ya’kûbî, II, 56)

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Uhud Harbi’nde amcası Hazret-i Hamza’nın ciğerini hırsla dişleyen Hind’i bile, îmânı mukâbilinde Mekke Fethi’nde affetmiştir.

Diğer taraftan merhamet Peygamberi -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, fetihten sonra ne yapacağını merakla bekleyen Mekke halkına:

“–Ey Kureyş topluluğu! Şimdi benim, sizin hakkınızda ne yapacağımı sanırsınız?” diye sordu.
Kureyşliler:

“–Biz Sen’in hayır ve iyilik yapacağını umarak; «Hayır yapacaksın!» deriz. Sen, kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun!..” dediler.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Ben de Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerine dediği gibi; «Size bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok!» diyorum. Haydi gidiniz, artık serbestsiniz!” buyurdu.

Bir diğer hitâbında da:

“–Bugün merhamet günüdür. Bugün Allâh’ın, Kureyşlileri İslâmiyet’le güçlendirip üstün kılacağı bir gündür.” buyurdu. (Bkz. İbn-i Hişâm, IV, 32; Vâkıdî, II, 835; İbn-i Sa’d, II, 142-143)

Mekkeliler Peygamber Efendimiz’e İslâm üzerine bey’at ettiler. Güçleri yettiğince Allâh’ın ve Rasûlü’nün emirlerini dinleyip itaat edeceklerine dâir söz verdiler. Bu esnâda Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- amcası Hazret-i Abbâs’a:

“–Kardeşin Ebû Leheb’in iki oğlu Utbe ve Muattib nerede kaldılar? Onları göremedim?!”buyurdu.

Hazret-i Abbas -radıyallâhu anh-:

“–Herhalde Kureyş müşriklerinden uzaklara çekip gidenlerle birlikte onlar da gitmişlerdir.” dedi.

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Onları bulup bana getir!” buyurdu.

Abbas -radıyallâhu anh-, hayvanına binip onları aramaya gitti. Bulduğunda:

“–Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sizi çağırıyor!” dedi. Onlar da derhâl hayvanlarına binip Hazret-i Abbas’la birlikte Allah Rasûlü’nün huzûruna geldiler.

Peygamber Efendimiz onları İslâm’a dâvet edince, hemen müslüman oldular. Fahr-i Kâinât Efendimiz onların İslâm’a girmesine çok sevindi. Ellerinden tutup Mültezem’e[46] götürdü ve onlar için bir müddet Allâh’a duâ etti. Sonra döndü. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yüzünde büyük bir sürur müşâhede ediliyordu.
Hazret-i Abbas -radıyallâhu anh-:

“–Yâ Rasûlallâh! Allah Sen’i mesrur kılsın! Mübârek yüzünde büyük bir sevinç görüyorum.” dedi.
Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“–Evet! Rabbimden amcamın oğullarını benim için bağışlamasını niyâz ettim. O da bağışladı!”buyur¬du. (İbn-i Sa’d, IV, 60, Süyûtî, Hasâisü’l-Kübrâ, II, 82; Halebî, İnsânu’l-Uyûn, III, 48)

Ebû Cehil’in oğlu İkrime de, sayılı İslâm düşmanlarındandı. Mekke’nin fethinden sonra Yemen’e kaçmıştı. Karısı, müslüman olarak onu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına getirdi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İkrime’yi memnûniyetle karşılayarak:

“–Ey göçmen süvârî, hoş geldin!” buyurdular ve onun müslümanlara karşı yaptığı zulmü yüzüne vurmayıp affettiler. (Tirmizî, İsti’zân, 34/2735)

Hebbâr bin Esved de İslâm düşmanlarının önde gelenlerinden biriydi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kızı Zeyneb -radıyallâhu anhâ- Mekke’den Medîne’ye deve üzerinde hicret ederken, ona kasden mızrağıyla vurarak onu deveden düşürmüştü. Hazret-i Zeyneb hâmile olduğundan çocuğunu düşürmüş ve ağır bir şekilde yaralanmıştı. Bu yara daha sonra vefâtına sebep olmuştu.

Hebbâr, bunun gibi daha birçok suç işlemişti. Mekke’nin fethinden sonra kaçtı ve ele geçirilemedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’de ashâbıyla oturduğu bir esnâda huzûr-i saâdete gelerek müslüman olduğunu bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu da affetti. Ashâbına, ona hakâret etmeyi ve târizde bulunmayı dahî yasakladı. (Vâkıdî, II, 857-858)

Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de:
“(Ey Rasûlüm!) Sen af yolunu tut, bağışla; uygun olanı emret; câhillere aldırış etme!” (el-A’râf, 199) buyruluyordu.
. Lâkin, umûma karşı işlenen suçlar için hakkı tutup kaldırıncaya ve hak sahibinin hakkını alıncaya kadar, O’nu kimse sâkinleştiremezdi.

Sahâbeden çok sevdiği Üsâme -radıyallâhu anh-, şöhretli bir âilenin hırsızlık yapan kızı için aracılık ederek af dilemişti. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in üzüntüsünden dolayı rengi sapsarı oldu ve sert bir şekilde:
“Bu hırsızlığı kızım Fâtıma dahî yapsaydı, onun da elini keserdim!..” buyurdu. (Buhârî, Hudûd, 12)
*

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in terbiyesinde istikâmetlenen ashâbın nefsine âit meselelerde kâ’bına varılmaz fedâkârlık ve affediciliği, her türlü takdîrin üzerindedir. Bunlardan tipik bir misâl Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’ın başından geçen şu hâdisedir.

Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-, Allah yolunda bir gazâ esnâsında karşısına çıkan amansız, güçlü bir düşmanı alt ederek yere düşürmüştü. Tam son darbeyi indirecekken, ölümle burun buruna kalmış olan rakibi, o an can havliyle Hazret-i Ali’nin yüzüne tükürdü. Bu iğrenç davranış karşısında Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- o düşmanını serbest bıraktı.

Ölümün pençesinden kurtulan düşman, rakibinin gösterdiği bu merhamet ve af karşısında dehşete kapıldı. Hazret-i Ali -radıyallâhu anh-’a kendince bir mânâ veremediği bu davranışın sebebini sordu.

Aralarında geçen konuşmayı Mevlânâ Hazretleri gönül diliyle şöyle anlatır:

“O kişi dedi ki:

«–Yâ Ali! Üzerime keskin kılıcını çekmiştin! Tam öldürecektin ki, bundan vazgeçip canımı bağışladın! Neden böyle yaptın? Ne gördün ki, o beni yere seren kudretli öfken sükûnet buldu?

Ey cenk meydanlarının yenilmez kahramanı! Lutfedip hâlinden bir parça anlat! Bu nice ahvâldir?

Yâ Ali! Şimdi anladım ki bu Hakk’ın sırlarındandır. Zîrâ kılıçsız adam öldürmek, ancak Rabbin kârıdır. Bu sırrı bana da anlat!»

Rakibinin bu sözleri üzerine Hazret-i Ali şöyle buyurdu:

«–Ey kişi! Bilesin ki ben, kılıcımı Hakk’ın rızâsı için kullanmaktayım. Çünkü ben, Hakk’ın kuluyum, nefsimin, hevâ ve hevesimin değil…

Ben nefsimi tanıdım. Senin tükürüğüne mağlûb olmak bana giran geldi. Nefsimin şerrinden korktuğum için kılıcımı kınına soktum. Bunun için Allâh’ın rızâsından gayrı her şeyden yüz çevirdim.

Ben, mücevherlerle süslenmiş bir kılıç gibi tevhîd incileriyle doluyum. Bu sebeple muhârebede insanları öldürmekten ziyâde onların dirilmeleri için gayret sarf ederim.

Bunun içindir ki, şu gazâda seninle dövüşürken tükürmen dolayısıyla nefsânî bir hâl zuhûr edince, kılıcı kınına koymayı münâsip gördüm. Tâ ki, Allah için seven ve Allah için buğzeden bahtiyarlardan olayım.

Nefs ve şehvetinin esiri olana gelince, o, köleden ve esirden daha beter bir durumdadır. Çünkü köle, efendisinin bir sözüyle âzâd olur ve hürriyetine kavuşur, ancak nefs ve şehvetin kulu olan, yaşadığı geçici lezzetlerle sarhoş olarak acı bir felâketin ebedî hüsrânında uyanır.

İşte bunun için ben nefsime tâbî olmayıp seni öldürmekten vazgeçtim.

Ey kişi! Bende Hakk’ın sıfatlarından gayrı sıfat yoktur. Eğer sen de bu hidâyet devletine erişmek istiyorsan beri gel ve bana yaklaş!

Beri gel; Allah, fazl u rahmeti ile seni de âzâd eylesin! Zîrâ O’nun rahmeti, gazabını geçmiştir.»”

u sözlerden sonra hidâyet nûruyla müşerref olan bahtiyar adama Hazret-i Ali, şöyle hitâb eyledi:

“İşte şimdi tehlikeden kurtuldun. Nefsini tanıdın. Şimdi hidâyet nûru sâyesinde ender bir mücevher hâline geldin.

Ey ilâhî nurla şereflenen kişi! Artık sen bensin, ben de senim. Yâni artık sen de bir Ali’sin. Hâl böyleyken ben Ali’yi nasıl bağrıma basmam?”

 

Haberleri Paylaşarak Bilgiyi Anında Arkadaşlarınıza Ulaştırabilirsiniz.
SON DAKİKA
Tümü