17 Eylül 2014
Çarşamba

Şeyh Said Kıyamın`daki İhanetlerin Bedeli - 4

İhanetle gaflet arasında ince bir çizgi vardır. Bu yüzden gaflet, çoğu zaman ihanetle bir tutulmuştur.
Eklenme : 27 Haziran 2011 Pazartesi 11:53:00




İhanetle gaflet arasında ince bir çizgi vardır. Bu yüzden gaflet, çoğu zaman ihanetle bir tutulmuştur. Şeyh Said Kıyamı’nda Kasım Bey’in ve Kiğı eşrafının hain olduğundan kuşku yoktur. Ama Cemîlê Çeto gibilerinin durumu bu kadar açık değildir. Mutkili Hacı Musa Bey ve Bingöl yöresinden Mahmud Bey’in durumu ise daha da karmaşıktır. Bu üç isimden Cemîlê Çeto ihanete yakınken diğer iki ismin tutumunu izah etmek gerçekten güçtür.

Ahmet Yılmaz / Araştırma

Geçen iki sayımızda ihanetin simgesi Binbaşı Kasım ve Kiğı eşrafını anlatmıştık. Bu sayıda Cemîlê Çeto’yu anlatacağız. Hacı Musa Bey’i bir sonraki sayıya bırakacağız.

“CEMÎLÊ ÇETO Jİ KERÊ KETO”

Kıyam’dan sonra, Diyarbakır Cezaevi’nde yatanların aklında kalan en ilginç hatıralardan biri “Cemîlê Çeto ji kerê keto (Cemîlê Çeto eşekten düştü)” hikâyesidir.

Tevekkülden yoksun, tasavvufi yönü hiç olmayan Cemil Ağa, cezaevinde büyük bir stres içinde volta atarken “Cemîlê Çeto ji kerê keto (Cemîlê Çeto eşekten düştü)” diye sayıklar durur.

Neden mi?

Cemil Ağa, Ğerzan (Kurtalan) yöresinde Penciran aşiretinin büyüğüdür. Kahramanlar kahramanı Şehid Bişare Çeto’nun kardeşidir.

Ancak hakkıyla anamadığımız kahramanlarımızdan Şehid Bişar Ağa, ne kadar saf, temiz, cesur ve yiğitse, ne kadar hileden uzaksa Cemil Ağa o kadar çakal ve o kadar karmaşık, o kadar ikircikli, dolayısıyla ihanete o kadar yatkın bir kişidir.

Kürtlerin coğrafyasında Mirlerden (Özerk Beylerden) sonra, Şeyhlerin etkili olmadığı yörelerde çoğu “muhtar” kimlikli, İttihat ve Terakki ile ilişkili zalim ağaların dönemi başladı. Bazen ağalardan biri tasavvufa tabi olmakla büyük bir şahsiyete bürünürken onun kardeşi veya oğlu tasavvuf dergahlarına bağlanmadığından kendisinden sonra “zalim ağa” sınıfı içinde yer alabildi. Yönetimin babadan oğula, büyükten küçüğe geçtiği yörede o tipler “zalim padişah” misali hüküm sürdü.

Şehid Bişar ile Cemil’in durumu da böyledir. Şehid Bişar, gençliğinde bazı hataları olmuş ve bu hatalı tutumuyla dillere destan aşiret kavgalarında adı destanlaşmışsa da sonrasında tövbe etmiş ve Hz. Ömer (ra)’in heybetini andıran, Hz. Ali (ra)’in Hayber Kalesi menkıbelerini hatırlatan olayların kahramanı olmuştur. Ne yazık ki bu büyük şehidin adı, sözde araştırmacıların eserlerinde Cemil’in adıyla karıştırılır. Onun şehadetinden çok sonra Cemil’in başından geçenler onun başından geçmiş gibi anlatılır. 

Karakteri ve ibadete düşkünlüğü Selahaddin-i Eyyübi’yi andıran  Şehid Bişar’in en büyük destanı, Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Bitlis yöresinde Kevire Qul (Delikli Taş) civarında gösterdiği kahramanlıklardır. *

Salihê Kevirbirî’nin Kürtçe “Serpihatî-dirok-sosyoloji- 20 kilam -20 qewimin- Filite Quto” adlı eserinde Şehid Bişar Ağa ile ilgili daha önce duyduklarımı doğrulayan tanık hatıralarına yer verilmiş. 

Salihê Kevirbirî, Bişar Ağa ile ilgili özetle şunları anlatıyor:

“Cemil ile Beşir kardeştiler. Fakat onların torunlarının çocukları ve amcazadelerinin bana anlattıklarına bakılırsa ikisi arasındaki fark, dağ ile çukur arasındaki fark gibidir. Bişar, daima yiğitlik, şeref ve gayretiyle; Cemil ise daima hinliği, ikircikliği ve içten hesaplığıyla anıldı. Bişar, daima dindarlığı ve dürüstlüğüyle bilindi. Cemil ise devlete yakınlığı ve Mustafa Kemal’e varan ilişkileriyle kendisinden söz ettirdi. Her ne kadar Bişar’in gençlik günlerinde bazı eksikleri olmuşsa da sonradan tövbe etmiş ve Müslümanlığıyla nam salmıştır.

Dedemin amcası Rahmetli Şex Ömer, Bişar ile beraber Rus savaşına gidiyorlar. Onlar, cephede Şex Hazret-i Norşin, Şexe Zoqeyde Seyda ve Şex Hüseyin’le beraberdiler. 

Rus ordusu, Bitlis’e girmiş, Kevirê Qul (Delik Taş) mevkisine dayanmıştı. Onlar savaşa giderken Cemil, yanlarından geçer ve Allah’ın selamını bile onlardan esirger.

Rus ordusu, Bişar Ağa ve Şexlerin çadırlarına yakın bir mevkide çadır kurmuştu. İki tarafın çadırları birbirinden görünüyordu. Bir sabah Bişar erkenden uyanır, tüfeğini alır ve çadırdan çıkar. Şexe Zoqeyde Seyda ve Şex Hazret, “Bişar, gel kahvaltı hazır, xwuriniya xwe bike (kahvaltını yap)” derler. Bişar Ağa “Bi sere we, ez wi sibehe heta xwuriniya bi van Rusan ez nekim, ez çend heba ji van nekujim, ez nan naxwim. (Başınıza yemin olsun ki ben bu sabah kahvaltımı bu Ruslarla yapmadan, onlardan birkaçını öldürmeden yapmayacağım.)” der ve tüfeğini Rus askerlerine doğrultur. “İğneyi vurur” diye ünlenen Bişar iki kez kurşun sıkar, her birinde bir Rus askeri attan aşağı devrilir. Ama o sırada Rus askeri de ateş açar ve Bişar iki kaşının arasından vurulur. Cenazesi kendi köylerinden Gözeldere’ye götürülür**.”

Miladi 1914’te gerçekleşen bu olaydan sonra aşiret tamamen Cemil’e kalır. Cemil, tam bir “zalim ağa” tipi olarak çevredeki aşiretlere saldırır, onlar karşısında zor duruma düştükçe devlete sığınır, devlet güçlerini arkasına alır, namertlik eder, milletin malını talan eder.

Mustafa Kemal’le dost olur, Mustafa Kemal’in Siirt yöresi gezisi sırasında onu karşılayanlar arasında yer alır.

Kurtuluş Savaşı sırasında da Mustafa Kemal, ona savaşa katılma çağrısı yapar. Cemil, olumlu cevap verir. Ancak Cemil’in ikircikli yapısı, onu 1920’de yörede bağımsızlığını ilan ederek Mustafa Kemal’e karşı da isyan ettirir.

Cemil, bu isyanı da sürdürmez, dört oğluyla birlikte 7 Haziran 1920’de teslim olur ve tam olarak Mustafa Kemal’in tarafına geçer.

İHANET VEYA GAFLETİN ÖDÜLÜ: İDAM

Şex Said Hazretleri, Bişare Çeto’nun kardeşi olarak Cemil’e de Kıyam’a katılma daveti gönderir. Cemil, davete icabet etmez ve kimi söylentilere göre kendisine gelen mektubu Mustafa Kemal’e göndererek Kıyam’ın erken duyulmasına yol açan ekibin içinde yer alır.

Kıyam biter, Binbaşı Kasım misali Cemil gibiler de mükâfat bekler. Oysa Cemil, tutuklanır ve Diyarbakır Cezaevi’ne atılır. Hem de tek başına değil, Kıyam’a katılanlardan daha ağır bir şekilde cezalandırılarak karısı ve dört oğluyla birlikte…

Seyyid Abdulkadir en Nehri gibi büyükler dar ağacına giderken Cemil, Diyarbakır Cezaevi’nde her gün düzenli tıraş olmakla ve durmadan aynada kendisine bakmakla meşguldür.

Adıyaman yöresinden, sonradan Şam Ekolü içinde yer alarak Solculaşan Ape Osman, Cemil hakkında şunları aktarır: “Cemilé Çeto, Türk hükümeti ile ittifak eden ağalardan biriydi. Bilemiyorum, hangi sebepten dolayı hükümet onu ve dört oğlunu, Evdé, Feremez, İzeddin ve Naifi tutuklamış, İstiklal Mahkemesi’ne vermişti. Bu da yetmiyormuş gibi karısını ve çocuklarını da getirip Diyarbekir askeri kışlasına tutuklu bulunduruyorlardı. Cemilé Çeto ile birlikte Qadiré Béndus adlı bir ağa ve 150 kişi vardı. Gerçi, Qadir değil de Cemilé Çeto Kuzey Kürdistan’da tanınan ve bilinen bir ağaydı. Bu iki ağayı gören ve akılları hakkından bilgi sahibi olan herkes Kürd ülkesinin ne tip insanların eline düştüğünü ve sonunun ne olacağını görürdü. Cemil, gün boyunca elinde ayna cımbızla kıllarını çekiyordu. Bunun dışında ne bir yükü ve ne de bir düşüncesi vardı. Ğerzan ve Pencinaran bu kısa akıllarıyla ve dar görüşlükleriyle İstiklal Mahkemesi’nin eline düşmüşlerdi.

Mahkemenin yapıldığı yer sinema salonuydu. Tüm sandalyeler numaralanmıştı. Onları mahkemeye götürdükleri zaman Cemilé Çeto’yu birinci kürsüye, Qadiré Bendus’u ikinci ve diğer tutukluların her biri de önlerine gelen sandalyelere oturuyor.

Bu tutukluların hiçbiri Türkçe bilmiyordu. Bundan dolayı hepsinin tercüman ihtiyacı vardı. Yani sorulan her soru ve cevap iki defa tekrarlanacaktı. Biri Türkçe ve diğeri de Kurmanci…

Buna rağmen mahkeme iki celse sürdü. Her celse 5 saatten fazla sürmedi.

Bazı alışagelen sorular vardır: İsmin ne? Babanın ismi ne? Nerelisin? Hangi tarihte dünyaya geldin? Ne iş yapıyorsun? Sana isnat edilen suçlar doğru mu, yanlış mı? Eğer doğru değilse delillerin var mı? diye... Bu altı soru mahkemenin önüne çıkan her tutukluya sorulurdu. Değerli okuyucular, bu altı soru ve cevapları iki dilden ve 150 kere sorulsa ve cevaplandırılırsa bin celse dahi yetmezdi.  Sonuçta mahkeme iki celsede bitirildi. Mahkeme Başkanının, kürsülerin numarasını mahkum etme sırası geldi. Mahkeme başkanı :  “Birinci ve ikinci numara idam, 90’a kadar 15 yıl ve geri kalan serbest...” diyor. Onlar hakkında verilen hüküm buydu. Şimdiye kadar hiçbir mahkemenin kürsülerin numaralarına göre ceza verdiğini sanmıyorum.

Cemilé Çeto’nun mahkemesinden bir gün sonra bizi mahkemeye götürdüler. Cemilé Çeto ile Qadiré Bendus’un cesetleri darağacından hâlâ sallanıyordu. Biz onların sehpalarının önünden geçtik. Acayip olan şey, biz bu iki adama acımadık. Tüm tutukluların içinde onlara iyi bir gözle bakan kimse yoktu. Hatırlıyorum. Cemilé Çeto’nun mahkemesinden bir kaç gün önce Emeré Temir idama çarpılmıştı. Emeré Temir mahkemeden döndüğü zaman Cemilé Çeto ağlayarak kendisini onun kucağına atıverdi.

Emeré Temir çok sert bir şekilde Cemil’i geri itiverdi ve azarlayarak:

“Cemil! Ben üzerine ağlanacak adam değilim, sen benim üzerime ağlıyorsun. Ben gönlümü rahatlattım, elimden ne geldiyse yaptım ve geri durmadım. Fakat sen zavallı, sen düşmanlara yardımcı oldun ve bugün de seni öldürmek istiyorlar. Ağlamanı kendine sakla! Senin ağlaman lazım, ama kendi üzerine” diye…

Cemilé Çeto donup kalıyor ve ne yapacağına şaşırıyor. O gün düşmanına hizmet eden birilerinin ne kadar aciz kaldığını ve ezik olduklarını gördüm. Ayrıca yurtseverleri tek başlarına getirmişlerdi. Fakat, Cemilé Çeto’yu karısı ve çocuklarıyla birlikte tutuklamışlardı. Öyle görünüyor ki Cemilé Çeto’ya bu tokatı atan gizli bir el vardı. Bu gizli el*** Kürd halkına yabancı değildi...”

Bu sözlerin üzerine ne söylenebilir ki… Cemil, Rus savaşından kaçar; Cemil, Kıyam’dan kaçar, Cemil azıcık bir dünya karşılığında ahiretini satar. Ama herkes tek başına tutukluyken Cemil, rencide olsun diye karısı ve çocuklarıyla birlikte tutuklanır ve herkes idam sehpasına göğsünü gere gere, nara ata ata kendi ismiyle giderken dünyaya tapan Cemil’e bir isim bile çok görülür ve “kürsü numarası”yla idam edilir. İhanete bu kadar ödül yeter mi? Hayır yetmez. Bunun bir de ahiret azabı vardır.

PİŞMANLIĞI FAYDA VERİR Mİ BİLİNMEZ?

Cemil’in Diyarbakır Cezaevi’ndeki arkadaşlarının anlattıklarına göre Cemil, Diyarbakır Cezaevi’nde volta atarken “Cemilê Çeto, ji kerê keto, Cemilê Çeto, ji kerê keto, Cemilê Çeto, ji kerê keto”**** diye mırıldanıp durur.

Kürt beylerinin eşeğe binmesi büyük ayıptır. Hele eşekten düşmesi… Şeniandine (Rezalettir). Cemîlê Çeto ve eşekten düşmek… Bir zamanlar kendi yöresinde hükümet bile kurmaya çalışan… Sultane Serte (Siirt Sultanı) diye nam salan Cemîlê Çeto’nun eşekten düşmesi…

“Niye böyle diyorsun?” diye sorarlar.

 Cemil, “Çünkü dinimizin önderleri, bize dinimiz uğruna mücadele edin, ölürseniz şehid olursunuz” dedikleri halde biz kulak asmadık, istirahatımızı bozmak istemedik. Şeyhlerle beraber şerefimiz üzerine sehpalarda sallanarak can vermediğimiz için hem dünyada (rezil olduk) hem de ahirete şerefli bir ölümle gidemedik. Ama şimdi niye kurban olarak gideceğimizi bilmiyoruz” der.

Doğrusu Cemîlê Çeto’nun niye asıldığı hiç anlaşılmadı, belki de sadece ilk sandalyede oturtulduğundan ve bir celsedeki herkesi serbest bırakmak “adetten olmadığından”…

***

*Çocukluğumda Bişar Ağa’ya dair menkıbeler dinledim. Dengbejlerden onun destanlarını duydum. Tarih bilgisinde ise onunla ilgili bilgilere denk gelmedim.  O büyük insanın isminin Cemil gibi bir çakalın ismiyle karıştığını İsmail Beşikçi gibi sözde araştırmacıların bile makalelerinde görünce çok üzüldüm ve onun hikâyesini de buraya alma ihtiyacı hissettim. İnşaallah, Selahaddin-i Eyyübi’nin hakiki bir mirasçısı olan Bişar Ağa gibi kahramanları unutmayacak bir şuura ulaşırız.

Derler ki Bişar Ağa’nın kurşunları ve yiyeceği bitince köyüne gelir. Ona “Bişar Ağa, biraz dinlen” dediklerinde kendisini zikir, ibadet ve cihada veren Bişar Ağa mealen “İslam bu halde olunca nasıl dinleniriz?” der ve kimi zaman bir gece bile hanımının yanında kalmadan cepheye geri döner.

Risale Haber yazarlarından A. Kadir Üzeyiroğlu, “Said Nursi ve Demokratik Açılım” adlı makalesinde şunları anlatır:  “Bişare Çeto’yu duymayan yoktur bizim Doğu illerinde. Bizim orada birisi bir kahramanlık yaptığı zaman, “Bişare Çeto gibi adam” derler. Gözünü budaktan esirgemeyen bir adam. Çok nişancı imiş, uzaktan iğneyi vuran bir adammış. Kurtuluş Savaşı’nda (Yazar, yanlış belirtmiş: I. Dünya Savaşı) yüzlerce adamıyla Ruslara karşı savaşırken, şehid düşüyor. Onun menkıbeleri söylenir Doğu illerinde.”

**Kurtalan’ın Gözeldere Köyü muhtarı Tahir Akgül’le telefonla görüştük. Şehid Bişar’in mezarı orada değil; muhtar, mezarın İran’da kaldığını belirtti. İnşaallah bu hususu ayrı bir araştırma konusu yaparız. 

*** Solun kör tuzağına düşen Ape Osman, her nedense “Allah” demekten bile çekiniyor. “gizli el” demekle yetiniyor.

****Bu deyimin Kürtçede başka karşılığı da vardır. Ancak başkaları böyle almış. Biz de o saygı sınırları içinde kalmayı tercih ettik.

Devam edecek…


DİĞER HABERLER
SON DAKİKA
Tümü