26 Kasım 2014
Çarşamba

Kur`an`a Göre Islahatta Tedricilik ve Zarurette Ehven-i Şerri Tercih

Bismillahi Vel hamdulillahi vesselatu wesselamu ala Resulillahi we alihi we sahbihi ve ümmetihi
Eklenme : 06 Temmuz 2011 Çarşamba 18:44:00


 

 KURAN’A GÖRE ISLAHATTA TEDRİCİLİK VE ZARURETTE EHVEN-İ ŞERRİ TERCİH

Bismillahi… Vel hamdulillahi vesselatu wesselamu ala Resulillahi we alihi we sahbihi ve ümmetihi

2010 referandumunda İslami kesimlerin çoğu ve Müslüman halk ‘yetmez ama evet’ diyerek yeni yasaları tercih etmişti. Sonrasında çok sayıda mektup aldım şifahi olarak da birçok kişi “İslami olmayan iki yasa arasında tercih yapılabilir mi? Gayri İslami bir yasaya evet demek mesuliyet olmaz mı? Zarurette ehven-i şerri tercih etmenin sınırı nedir? Hangi durumlar zaruret sayılır? vb. sorular sordular. Mektup ve şifahi olarak da birçok kişiye cevap vermeme rağmen hâlâ sorular sorulması nedeniyle bu yazıyı yazmaya karar verdim. İnşaallah meseleyi yeterince izaha kavuşturmaya muvaffak olmuşumdur.

Geçen yazımda da kısmen değindiğim gibi Allahu Teâlâ’nın iki kanuni sistemi vardır: Fıtri/tekvini sistemi ki Allahu Teâlâ yarattığı her şeyi bir sistem ve düzen üzerinde yaratmış ve yaratıyor. Bu kanuni sistem cebridir. Yani her şey –istese, istemese- bu sisteme/kanuna itaat ediyor. Bunda irade işlevsiz ve devre dışı olduğu için teklifî değildir. Uhrevi sevabı ve azabı da yoktur. Bir de Allahu Teâlâ’nın şer’i (İslami) sistemi vardır. Bu sisteme itaat tümüyle iradeye bağlı olduğu için teklifidir. Yani uhrevi ve dünyevi sevap veya cezası vardır. Gayri ihtiyari itaat ve isyanı ise geçersizdir. Allahu Teâlâ bu İslami sistem/kanununu yarattığı fıtri/kevni sistemin üzerine ve ona uygun kurmuştur. İkisi birbirini tamamlayıp yardımcıdırlar.

Bir de bu iki sistemi kavramak için de Allahu Teâlâ insana akıl vermiştir. İnsan gerçek manada aklını kullanıp bu iki sistemin kurallarına dikkat ederek hareket ederse hem dünyada hem de ahirette mutlu olur.

Bu kısa mukaddimeden sonra şimdi asıl konumuza gelelim; fıtri/kevni sistemde de İslami sistemde de tedricilik vardır. Örneğin; insanın günlük bir ekmeği yemeye ihtiyacı vardır. Bu ekmeği yiyebilmek için lokma lokma yemesi lazım. Birisi kalkıp “Ya hepsini bir defada yiyeceğim ya da hiç yemeyeceğim” dese iki takdirde de ölür. Birinci takdirde boğulmaktan, ikinci takdirde açlıktan ölür

İslami sistem/kanun da böyledir. Allahu Teâlâ birden bütün İslam ahkâmlarını göndermemiş ve birden hepsinin uygulamasını insandan istememiş. Bilakis madde madde, hüküm hüküm yirmi üç yıl zarfında tedrici ve teker teker hazmettire ettire göndermiş ve teklif ettirmiştir.

Bir insan yeni Müslüman olunca bütün İslami hükümleri birden öğrenmesi ve uygulaması ona dayatılamaz. Zaten dayatılsa da yapamaz. Ancak (hedef hepsini öğretmekle beraber) tedrici bir şekilde ekmek misali hüküm be hüküm önemine göre dakikalara, saatlere, günlere ve hatta ay ve yıllara ayırarak öğretilir, öğrenilir ve yapabildiği kadar uygulanır. İlim konulara, sınıflara, günlere, ay ve yıllara ayrılıp, tahsis edilmeden hiçbir insana birden hepsi öğretilmez.

Aynen bu örnekler gibi hiçbir ıslahatçının da hedeflediği ıslahatı bir defada yapması mümkün değildir. Enbiyalar dâhil ıslahat yapanlar ancak tedrici bir şekilde şartlara göre dilim dilim yapabilmişler. İlim öğrenmede nasıl şartlar, ortamlar ve şahıslara göre öğrenme hızı değişebiliyorsa ıslahat da öyledir. Arap ülkelerinde, bir insan Arapçayı bir yılda öğrenebiliyorsa Türkiye’de ancak beş yılda öğrenir, ıslah da böyledir.

İşte Kur`an Kerim’in Bakara 185, 286, Nisa 28, Maide 6 Hacc 78, Teğabun 16, Talak 7 ve benzeri ayetler demin zikrettiğimiz Sünnetullaha yöneliktir ve buna işaret etmektedir.

Zarurette ehven-i şerri (kötülüğün hafifini) tercih etmek de hem fıtridir hem de İslami’dir. Şöyle ki: Bir insan veya bir topluluk kendilerini tümden menfilik ve kötülükten kurtaramıyorsa fıtraten kısmen de olsa korumaya çalışır. Örneğin; insana bir darbe geldiğinde; insan kendini tümden bir sipere atamıyorsa bedeninde en zaif nokta neresi ise otomatik olarak gayri ihtiyari orasını korumaya çalışır. Kolunu kafasına siper edip kolunu feda eder. Aynı şekil gözünü, karnını ve sair yerlerini korumaya çalışır.

Kanser gibi bir hastalık durumunda bütün bedene yayılıp ölmektense doktorlar bir uzvu kesip kişiyi kurtarmaya çalışıyorlar. Hasta ve akrabaları da buna rıza gösteriyorlar. Bir uzvun kesilmesi de normalde şer ve kötü olmasına rağmen asıl olan hayat olunca bu küçük şerri işlemek değil haram bazen vacip olur.

Yol kesici ve eşkıyalar tarafından yolu kesilen bir insan, eğer onlara karşı kendini tümden kurtaramıyorsa işi ucuza mal etmeye çalışır. Malın bir kısmıyla onları defedebiliyorsa bu maharet sayılır. Malın tümünü verip canını kurtarabiliyorsa yine maharet sayılır. Ama yapamadığı halde kuru kaba dayılıkla hem malını hem canını ve hatta ırzını da kuru kahramanlığına feda ediyorsa hiçbir akıl sahibi bu yaptığını kahramanlık saymaz. Bilakis ahmaklık sayar. Bunun örnekleri sayılamayacak kadar çoğaltılabilir.

Şimdi İslam’da bu hükmün hakikatine bakalım, usulül fıkıhta “Makasıdu’ş-Şeria”(İslam sisteminin amaç ve hedefleri)” diye bir konu vardır. Orada beyan edildiğine göre İslam âlimleri araştırmalara dayanarak İslami tüm hükümlerin hakikatte bir hedef ve maksada yönelik olduğunu görmüşlerdir. O da şudur: İnsana dünya ve ahiret saadetini temin etme. Allahu Teâlâ bu harika vazifeyi sadece insan aklına yüklememiştir. İnsan aklına yol gösteren vahyi ve bunun uygulama şeklini insanlara gösteren enbiyalar göndermiş, bununla kâmil manada saadetin yolunu belirleyip göstermiştir.

Buna göre, ulema, saadetin üç şeyin temin edip korumakla elde edileceğini tespit etmişler: Biri “zaruriyat” (olmazsa olmaz ihtiyaçlardır), biri “haciyat” (normal ihtiyaçlardır), diğeri de “tahsiniyat” (güzelliklerdir, küçük ihtiyaçlardır.)

Zaruriyatın örneği “din, can, akıl, nesil ve maldır.” Allahu Teâlâ bunları insana vermiş, saadetini bunlara bağlamış ve bunları koruması için de bazı hükümler göndermiştir. Konunun uzamaması için hepsine örnek getirmeyi istemiyorum.

Bu ihtiyaç ve maslahatlar hepsi aynı seviyede olmadığı için gerektiği vakit “haciyat ve tahsinat zaruriyata feda ediliyor. Tahsinat da haciyata feda ediliyor.”

Beş zaruriyat da gerektiğinde birbirine feda edilebiliyor. Çünkü bazıları bazılarından daha önemlidir. Örneğin; bir Müminin canı Allahu Teâlâ yanında çok değerlidir. Öyle ki; bütün insanlar haksız yere bir Müminin öldürülmesinde ortak olsalar hepsi kısas edilebilir. Bir Mümini öldürmek öyle ağır bir şerdir ki Kâbe’yi yıkmaktan daha ağırdır. Buna rağmen bu kadar değerli bir Mümin, bir insanın ırzını kirlettiği zaman evli ise recmedilerek öldürülür. Mürted olup dinini terk ettiği zaman tövbe edip dönmezse öldürülür. Çünkü din ve ırz (namus) candan daha önemlidir. Din için cihad etmek farzdır. Hâlbuki cihadda ölüm vardır. Demek hafif şer (ki Müminin öldürülmesidir.) Daha ağır bir şerre (ki dinsizlik ve namussuzluktur) tercih ediliyor.

Bu hakikatten dolayıdır ki “Zaruret haramı helal eder”, “Bir iş zorlaştığı zaman kolaylaşır”, “Ehven-i şerri tercih etmek” ve sair çok önemli kurallar usule geçmiştir.

Ehven-i şerri tercih etmenin örnekleri Kur`an, sünnet, siyer ve fıkıh kitaplarında çoktur. Bunlar kıyas yolu ile daha da çoğaltılabilir.

Örneğin; Hz. Hıdır Aleyhissalatu vesselam Hz. Musa Aleyhissalatu vesselamla beraber gemiye bindiğinde gemiyi zalim krala kaptırmamak için gemiden bir tahta söküyor. Böylece az bir zararla büyük bir zararı önlüyor. Hâlbuki Hz. Musa Aleyhissalatu vesselam bu durumu bilmediği için zahirde şer olan bu işe karşı çıkıyor. Ama daha sonra meseleyi öğrenince kabul ediyor ve bu mesele Kur`an’da müspet bir örnek olarak aktarılıyor.

Hz. Resulullah aleyhi`s-salatu ve`s-selamın Hudeybiye anlaşmasında Müslüman olup Medine’ye sığınanları Mekkeli müşriklere iade etmeyi kabul etmesi ve bizzat Ebu Cendel’i iade etmesi bunun örneğidir. Medine’deki münafıklara dokunmaması, Hendek savaşında Gatafanlılara Medine’nin üçte bir hurma meyvesini vermeyi Ensar’a öneri olarak vermesi, Kâbe’yi Hz. İbrahim Aleyhissalatu vesselamın temeli üzerine bina etmekten çekinmesi ve sair örneklerin tümü ehven-i şerri tercih etmenin meşru ve hatta bazen vacip olduğunu gösteriyor.

Fıkıh kitaplarındaki örneklerin birkaçı şöyledir: “Kâfirlerin bazı Müslümanları kalkan etmeleri durumunda kalan Müslümanlar da esir olmaktansa ehveni şerri tercih ederek kâfirleri kastederek o kalkan edilen Müslümanlar öldürülebilir.” diye bütün âlimler caiz görmüşlerdir.

“Zaruret halinde domuz eti yemek, içki içmek vaciptir.” demişler. İkrah altında küfür izhar etmek caizdir, demişler. Bunlar hüküm olarak Kur`an’da da sabittir.

Kâfirlerin arasında da fark vardır. Müşriklerden cizye kabul edilmezken ehl-i kitaplardan kabul ediliyor ve zımmi olabiliyorlar. Müslümanlar onların kadınlarıyla evlenebiliyorlar, kestikleri hayvanlardan yiyebiliyorlar. Hatta ateşperest olan Mecusi ile putperestler arasında da fark vardır.

Hatta Maide suresi 82–85 ayetleri Hıristiyanların Yahudilerden Müslümanlara daha az düşman olduklarını açıkça ifade ediyor. Dolayısıyla ihtiyaç durumunda hicrette Hıristiyan ülkeler (Habeşistan gibi) tercih edilir ki şu anda birçok Müslüman, Avrupa ülkelerinde muhacir olarak nisbi de olsa rahat yaşamaktadırlar.

Asli kâfirlere hayat hakkı bulunurken mürtedin hayat hakkı yoktur.

Nasıl kudurmuş köpekle kudurmuş olmayanın farkı vardır. Saldırgan kâfirle saldırgan olmayan arasında da fark vardır. Zımmi ile harbinin arasında fark vardır. Hz. Resulullah aleyhi`s-salatu ve`s-selam Mekke fethinde Mekke müşriklerini genel olarak affederken düşmanlıkta çok aşırı giden bazılarını ise “Kâbe’nin perdesinin altına da sığınsalar öldürün” diye ferman vermiştir. Kısacası bu hususta daha çokça örnekler getirilebilir.

İşte bu kadar delilleri olan bu usul kuralına dayanırsak eski ve yeni âlimlerimiz zaruret ve ihtiyaç olunca kendi zamanlarının meselelerine yeni fetvalar vererek bazı ehven-i şerlerle Müslümanları birçok çıkmazlardan, tereddütten ve eşedd-i şerlerden kurtarmışlardır.

Örneğin; Şeyhul İslam İbn-i Teymiyye el Harrani (radiyallahu anh) o tavizsizliği, Kitap ve Sünnete bağlılıktaki titizliği ve Selef-i Salihinin çizgisinden ayrılmamakta azami itinasıyla, ne kâfir düşmanlardan ve ne de zalim sultanlardan hiç korkmamasıyla, hakkı söylemekte zindan ve eziyetlerden hiç çekinmemesiyle ve o cihada âşık olan ruhuyla Mecmuatul Fetava eserinde şöyle demektedir:

“Hayırlar kendi arasında ya da hayır ve şer arasında ya da şerler kendi arasında çakışıp insan ikisinden birini tercih etme zorunda kaldığı vakit en çok faydalı olan ya da faydası ağır basan veya da zararı az olan tercih edilecek…”

“Elinden geldiğince adil davranmayı zulmü izale etmeyi Müslümanların maslahatını ve onlara yardımcı olmayı hedefleyen ve faydası dokunanı ancak bazı menfi şartlardan dolayı bazı zulümleri işlemek ve bazı vecibeleri yerine getirememek zorunda kalan bir genel veya yerel yönetici veya bir askeri komutan (makamında kalması mı yoksa bırakması mı iyidir? Soruna cevaben) eğer onun yerini dolduracak daha iyisini yapacak kimse yoksa ve eğer makamından ayrılsa Müslümanlara zulüm edecek günbegün zulüm artacaksa kısmi de olsa zulmü kaldıran veya en azından artmasına engel olabilen kişiler kendi Mamaklarında kalmalarında herhangi bir beis olmadığı gibi bilakis eğer gerçekten niyeti Müslümanlara yardımcı olmaksa ve ondan daha iyi yapabilen de yoksa kendi makamında kalması vaciptir.”

(Bu fetvayı da Hz. Yusuf (Aleyhissalatu vesselam)’un Mısır’ın kâfir yönetiminde maliye bakanlığını talep etmesine dayandırmaktadır.)

“İnsan iki haram arasında kalıp hafifini işlemeden ağır olandan kurtulması imkânsız ise hafifini işlemek mutlak manada haram deniliyorsa da hakikatte haram değildir.”

Tearuz” (çakışma) konusu yani efdali hayrı ve ehven-i şerri tercih etmek zorunda kalma konusu geniş bir konudur. Özellikle Peygamberliğin etkisinin azalmaya yüz tuttuğu zaman ve mekânlarda bu meselelerle daha fazla karşılaşılmaktadır. Müslümanlarda dini eksiklik arttıkça bu tür meseleler de artacaktır.”

“Ümmet arasındaki var olan fitnelerin bir kısmı da bu tearuzlardan (iyilik veya menfilik veya menfiliklerin birbiri arasında çakışmasından) kaynaklanıyor. Çünkü iyilik ve menfilikler birbirine karıştığı zaman (veya iki menfiden birini tercih etmek zorunda kalındığı zaman) şaşkınlık ortaya çıkıyor. Bazı insanlar olayın genelini görmüyor, gözünü salt iyilik tarafına dikiyor, böyle ortamlarda da salt iyilik olmayınca da tercihleri isabetsiz hatta daha büyük menfiliklere sebep oluyor.

Bazı insanlarda meseleye sadece menfi olması yönüyle bakıp terk ediyor. Hâlbuki bazen nefi de olsa daha büyük menfilikleri engellediği için terk ettikleri şeyin barındırdığı hayır ve faydaları görmüyorlar.

Bazı insanlar da her iki tarafa bakıyor, ancak müspetlikler mi yoksa menfilikler mi fazladır kestiremiyor. Ya da kestiriyorlar fakat iyilikleri yapmak ve menfiliklerden uzaklaşmak için yardımcı bulamıyorlar. Çünkü genelde nefsanî arzular görüşlere karışıyor (ve böylece insanlar bir noktada birleşemiyor, ihtilaf ve fitneler yaygınlaşıyor).

Bundandır ki Hadis-i şerifte geçiyor; “Çelişkilerle karşılaşıldığı zaman Allahu Teâlâ keskin gözleri sever. Şehevi manzaralarla baş başa kalındığı zaman da kâmil aklı sever.” (Iraki ve Ebu Naim)

Dolayısıyla İslam ulemasının ümmetin bu tür meselelerini iyi tahlil etmeleri gerekiyor. Böylece ümmeti aydınlatabilirler.

Bazı durumda da niyete göre hüküm değişiyor. Örneğin bir zalim bir zayıf insandan zorla bir miktar mal almak istese bir aracı da araya girip o mazluma dese: “Bir miktar ver ki daha fazla zulmetmesin” bu durumda aracının niyeti mazluma yardımsa sevap kazanır, zalime yardımsa günahkâr olur.”

(İmam İbn-i Teymiye’nin Mecmuatul-Fetava” adlı eserinden özetleyerek aldığım kısımlardı. Üzerinde bazı ufak tasarrufatta bulundum. Bu hususta mutmain olmak isteyen Mecmuatul-Fetava’ya (Vefa Yayınevi. Arapça cilt 10, cüz 20, shf: 30-36, cild 15, cüz 30 shf: 192-194) bakabilir.

Sultanul Ulema İzz b. Abdusselam da “Kavaidul Ahkam Fi Mesalihi Enam” eserinin 85. Sahifesinde şöyle bir fetva vermektedir:

“Kafirler İslam diyarında büyük bir bölgeyi istila ederse ve genel olarak Müslümanların maslahatına öncelik veren birini vali tayin ederlerse şeriatın genel kuralında görünen odur ki; valinin verdiği bütün karar ve icraatları geçerli olur. Çünkü bu durum genel olarak Müslümanlara birçok faydaları kazandıracağı gibi birçok menfilikleri de bertaraf eder. Ehil bir valiyi seçecek ehil bir makam yoktur diye (kâfirlerin tayin ettiği Müslüman valiyi geçersiz saymakla) genel olarak Müslümanların maslahatını atıl bırakmak ve geneli kapsayan tahribatların ortaya çıkmasına sebep olacak şekilde davranmak, şeriatın rahmet ve insanların sürekli yararını gözetleyen ilkesinden uzaktır.”

Ümmetin yeni âlimlerinden sayılan Bediüzzaman Said-i Nursi ki beynel milel âlim olarak kabul edilen âlimlerdendir. Ömrünü ya savaş meydanlarında ya medrese köşelerinde, ya esaret kamplarında ya da zindan hücrelerinde ya da sürgünde uzak ve ücra diyarlarda geçirmiştir. Hiçbir zalime ve kâfire baş eğmemiştir. Evlenmediği gibi bütün dünyası bir sepeti bile dolduramamıştır. “Ümmetin selameti için dünyamı feda etmişim, gerekirse ahretimi de feda ederim.” Diyebilecek ilimde, takvada, zekâda ve ihlâsta harika bir deha olan Üstad Bediüzzaman usulün mühim bir kaidesi olan “Ehven-i şer” kaidesine binaen zamanındaki zalim hükümetin eşeddi şerrine karşı başka bir partinin eheff-i şerrini desteklemiştir.

İşte bütün bu kaide, delil ve âlimlerimizin fetva ve icraatına dayanarak 2010 referandumunda genel olarak İslami kesimler “yetmez ama evet” diyerek evet oyu kullandılar.

Evet, biz de evet dedik, ancak bir yasa tümüyle Kur`an ve Sünnete göre olmadıkça “İyidir, adildir, meşrudur ve yeterdir” demeyiz. Diyen (Allah Müslümanları muhafaza etsin) Mürted olabilir. Yani İslam’dan çıkabilir. Hüküm tümüyle Allah (cc)’a ait olmadıkça biz ona ne “Yeterdir deriz ve ne de onunla mücadelemizi terk ederiz. Ancak şerrin, zulmün ve küfrün duvarından bir delik açana veya şiddetinden bir milim hafifleten de “yetmez ama evet” deriz. Çünkü açılan delik ve hafifletilen miktar iyilik, ıslah ve hayırdır. Zira iman ve salih amellerin dereceleri olduğu gibi küfür ve günahların da derekeleri vardır. Nasıl imanın en alt derecesinden en üst derecesine çıkmak milim be milim iyi bir hedeftir. Küfrün en alt derekesinden, başka bir tabirle en derin kuyusundan imana doğru çıkmak da iyi bir hedeftir. En koyu şerden en hafif şerre ve tümüyle hayır olana ulaşıncaya kadar hafifletmek ve ondan da hayrın en güzeline ulaşmak İslami bir hedef ve mükellefiyettir.

Ancak ideal bir ıslahat ve irşad da ancak tedricilikle mümkündür. Hiçbir peygamber bir defada Allah (cc)’ın dinini hâkim kılamamıştır. Her şeyiyle Allahu Teâlâ’nın hükmüne göre yaşayan bir toplumu Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem 23 yılda ancak tamamlamıştır. 80 yıl tahripkârca yönetilen bir devlette iktidara gelen bir yönetici ne kadar iyi ve maharetli bir insan olsa da binlerce engel arasında birden bütün menfi durumları bir defada ıslah edip düzene sokamaz. Bu, Sünnetullaha aykırıdır. Ancak tedrici bir şekilde imkânı dâhilinde düzeltmeler maddi-manevi ıslahatlar yapıyorsa iyi yapıyordur. Hatta menfi şartlardan dolayı ne kadar ıslahta ağır hareket etse de hatta Necaşi gibi takiyye etse de madem müspet niyeti biliniyor, ıslahat yapıyor ve tahriple savaşıyor; din, akıl, vicdan ve hikmet hepsi dolaylı da olsa ona engel olmamayı gerekli kılar.

Madem ıslahat Sünnetullah olarak tedricidir. Islahat son hedefine varmadan tamamıyla ifsattan arındırılmıyor, o zaman ıslahat sürecinde hayırlarla beraber zorunlu olarak bazı şerler de işlenecektir. Ancak o işlenen şerler madem zorunlu olarak işleniyor, o şerler şer olmakla beraber işleyen mesul olmuyor. Islahatında ona yardım edenler de mesul olmazlar. Bilakis sevap alırlar. Çünkü ne ıslahatçı ne de yardımcıları şer hükümlere razı değiller (işliyorlarsa da mecburi işliyorlar), zira şer hükümlere razı olsalar onunla mücadele edip ıslahına çalışmazlar.

Eğer bir ıslahat tümüyle şerden arındırılmadan ıslahat sayılmaz ve ona taraftar çıkılmaz denilirse o zaman tarihteki hiçbir ıslahata taraftar çıkılmaması gerekirdi. Öyle de olsaydı hiçbir ıslahat hedefine varmazdı, gerçekleşmezdi. Çünkü hiçbir ıslahat ve devrim birden gerçekleşmemiştir. Bilakis hepsi de Sünnetullah gereği tedrici olarak gerçekleşmişler. Ayrıca şerri destekleyen şer güçlere karşı eğer hayır isteyenler de kendi ıslahatçılarına yardım etmezlerse hiçbir zaman ıslahatlar tamamlanmaz.

Hâsılı bu mesele gün gibi aşikârdır, ancak müspet bir gelişme olarak tağuti rejimlere karşı birçok Müslümanda hassasiyet oluştuğu için mesele muğlâk görülüyor.

Tabi ıslahatçı ve destekleyenleri bazı noktalara dikkat etmelidir:

1-      Bir ıslahatçı ıslah ettiği maddeleri savunabilir ancak ıslah edilmeyen maddeleri savunmamalıdır. Hep “İşimiz daha bitmemiş ve mücadelemiz devam ediyor” demelidir. Tabi şer güçleri uyandırıp azdırmamak için de bazı tevriyeleri kullanabilir. Niyetini gizleyip kamufleli hareket edebilir. Ancak yaşayışı ve bazı açık icraatlarıyla iyi niyetini basiretli insanlara da göstermelidir ki ona yardımcı olsunlar.

2-      Bir hüküm ve yasa tümüyle Allah (cc)’a ait olmadıkça iyidir, haktır ve yeterlidir denilmez ve savunulmamalıdır. Ancak ehven-i şerdir, içinde güzel maddeler vardır, kısmen iyidir denilebilir. Yoksa Allah (cc) muhafaza Allah (cc)’ın dinine ait olmayan veya mubah olmayan maddeler savunulursa ve onlara taraftar çıkılırsa eğer bazı mazeretler söz konusu olmazsa kişiyi mürtetliğe kadar götürür.

3-      Söz konusu durumu destekleyen ehven-i şerdir diye desteklemelidir. Veya iyileştirilen ve ıslah edilen maddeleri niyet ederek destekleyip “evet” demelidir. Yoksa diret söz konusudur. Bu hususta çok hassas davranmalıdır, zira sevginin ve tarafgirliğin gözü kördür, hata görmez; en koyu şerri bile hayırdır diye savunabilir. Şerle mücadele ediyorken şerrin bir parçası haline gelir. Yanlış yapılan bir matematik hesabı gibi amacın tersine bir netice doğurur. İmkânsızlık, zaruret, mecburiyetten dolayı hata ve şer olan bir şey hiç mesul olmunmadan işlenebilir ancak savunulamaz, meşru görülemez. Haram ve küfür her zaman haram ve küfürdür. Ancak bazı şartlarda işlenmeleri mubah ve caizdir. Ama o şartlar ve mazeretler kalkınca yine eskisi gibi haram ve küfür olduğu gibi işlenmesi de haram ve küfür halini alır.

4-      Bu ehven-i şer konusu imam İbn-i Teymiye’nin de dediği gibi içtihatta tespit ediliyor. Bu sebeple Müslümanlar birbirlerinin içtihatlarına saygı göstermelidir, birbirlerine karşı müsamahakâr davranmalıdırlar. Birbirlerini tenkit ve tekfir etmemelidirler. Zira Müslümanlar arasındaki ekseri fitne ve tefrikalar bundan doğmaktadır.

Diğer İslami hususlar gibi bu hususta da herkesin içtihada kalkışmaması lazımdır. İşi ehline havale etmek lazımdır. Yoksa vahdet sağlanmaz ve keşmekeşlik olur. Bu konu için de İbn-i Teymiye’nin Mecmuatul-Fetava cild 10, cüz 20 shf: 3036 özellikle 35-36. Sahifelere bakılabilir. Bu zat bu zaruri mevzuu ne kadar basiretli ele almıştır. Ümmetin âlimleri işte böyle olmalıdır.

5-      “Zaruret haramı helal ediyor” diye meşhur bir usul kaidesi vardır. Ancak zaruret nedir ve hangi durum zaruret durumu sayılır? Buna cevap olarak birçok örnek geçti ve biz o örneklere bakarak şu neticeyi çıkartıyoruz: Zaruret iki tehlike veya iki şer arasında sıkışıp kalmaktır, eğer birini tercih etmezse gayri ihtiyari diğerine düşer. Örneğin bir insan ölümle, domuz eti yemek veya içki içmek arasında sıkışırsa ve bu iki tehlikeyi bertaraf edecek başka bir çözüm bulunmazsa kişi zaruret halindedir. Dolayısıyla kendisi hafif tehlike olan domuz etini yemek veya içkiyi içmek zorunda kalmıştır. Çünkü bu haramları işlemek pahasına da olsa Allah (cc)’ın ona emanet ettiği canı korumalıdır.

İşte bunun gibi Müslümanlar referandumda iki şer ve iki tehlike arasında sıkışıp kaldılar ya eski katı yasa ya da yeni hafifletilmiş yasa onlara uygulanacaktı. Evet, oyu kullanılmasaydı eski katı yasa devam ederdi. Fiili olarak onları iki şerden kurtaracak bir imkânları yoktu. “Evet” demeyen otomatikman eski katı olana dolaylı olarak “Evet” demiştir. Çünkü “Evet” vermemek eski yasadan kurtulma çaresi değildir. Bilakis onun kalmasına sebebiyet vererek pekiştirmektedir. Dolayısıyla oy kullanmayanlar fiili olarak Müslümanlara bir çıkış yolu getirmedikleri gibi (eğer herkes onlar gibi yapsaydı) daha katı bir şerrin kalmasına vesile olacak ve büyük bir mesuliyete uğrayacaklardı.

6-      “Evet” diyerek yeni yasayı tercih edenler, yeni yasanın hak tümüyle doğru ve zararsız olduğunu kabul ederek ve inanarak tercih etmemişler. Bilakis onu da diğeri gibi görüyorlar, ancak müspet olarak değiştirilmiş bazı maddelerle kısmen de olsa yenisinden gelecek az zararı ve az tahribatı, eskisinden gelen çok zarar ve tahribata tercih etmişlerdir. Başka bir deyişle İslami olmayan iki yasadan zararı daha az ve hafif olanı tercih etmişler. Zararı büyük ve şedid olanı terk etmişlerdir.

7-      Ancak Müslümanlar, yenisini de –tıpkı eskisi gibi- İslami görmediği, hak ve doğru bulmadığı ve inanmadığı için eskisiyle mücadele ettikleri gibi yenisiyle de aynı hızla hatta daha fazla mücadele etmelidirler. Bir yasa tümüyle İslamileşip Allah (cc)’a ait olmadıkça kabul edilemez, sahiplenilemez ve onunla mücadele durdurulmaz. Yoksa Allah (cc) muhafaza kabul ile irtidat söz konusu olur. Aynı şekilde rahavete kapılıp mücadeleyi gevşetmek de büyük tehlikeler taşımaktadır. Münker (İslami hükümlere ters) ne varsa onlarla mücadele edilmeli ve ortadan kaldırılmadan da mücadele durdurulmamalıdır. Allahu Teâlâ tarafından biz Müminler bununla mükellef kılınmışız.

Bu meseleyi birçok yönden çok önemli gördüğüm için üzerinde durup uzun izahata ihtiyaç duydum. Zira bazen insan sinekten kaçar, kendini ejderhaya kaptırabiliyor ve iyi hesap yapmadığı için büyük fırsatlar kaçırabiliyor.

Son olarak “Ya Rabbi! Hakkı hak olarak bize göster ve ona uymayı bize nasip et ve batılı batıl olarak bize göster ve ondan uzak durmayı bize kısmet et.” niyazında bulunuyor, hepimizin din ve dünyasını Allah’a emanet ediyorum.

Vesselam

M.Beşir Varol / İnzar / Temmuz 2010
 


 

DİĞER HABERLER
SON DAKİKA
Tümü
YAZARLAR
Tüm Yazarlar